Advert
Advert

SÖZÜN KIYISI Yol, İnsanı Nereye Götürür?

Yayınlanma Tarihi : Google News
author

Av Sibel Yazıcı

SÖZÜN KIYISI
Yol, İnsanı Nereye Götürür?
 
Karamürsel’de dünyaya gelmiş olmasının yanı sıra; yolu ve yolculuğu en etkili, incelikli ve derin anlatan yazar, şair ve felsefeci olması Oruç Aruoba’ya yakın kılmıştır beni. Köşe yazımda kendisinden esinlenerek yol aldığım için düşünceler ölmez diyerek selamlamak isterim O’nu…!
                    “Her yol kişiye varıyor sonunda, kişinin kendisine…” Oruç ARUOBA
 
Geçenlerde küçük bir kasabanın otogarında, elinde tek bir çantayla bekleyen yaşlı bir adama rastladım. Otobüs gecikmişti; herkes saate, görevliye, gökyüzüne ayrı ayrı kızıyordu.! O ise önünden geçen insanları seyrediyor, sanki gecikmenin de yolculuğa dâhil olduğunu biliyormuş gibi sakince gülümsüyordu. ‘Uzak mı gideceksiniz?’ diye sordum. ‘Bilmem,’ dedi, ‘mesafeyi bilet söyler; insanın ne kadar uzağa gideceğini ise yolda düşündükleri.’
Belki yol üzerine söylenebilecek en sade, en doğru cümle buydu. Çünkü yol, haritada iki nokta arasına çekilmiş çizgiden ibaret değildir. Yol; evden çıkarken taşıdığımız insanla, vardığımızda aynada karşılaştığımız insan arasındaki mesafedir. Kilometreyle ölçülmez. Bazen bir özür kadar kısa, bazen bir vazgeçiş kadar uzun, bazen de yıllarca yerimizden kıpırdamadığımız hâlde içimizde yürüdüğümüz kadar derindir.
Oruç Aruoba’nın düşünce dünyasında yol, hazır bir cevap değil; yürüdükçe kurulan bir sorudur. Yolcu, önüne serilmiş kesin bir güzergâhın itaatkâr takipçisi olmaktan çok, attığı her adımla hem yönü hem kendisini yeniden anlamlandıran kişidir. Bu nedenle kimi yollar bizi bir yere ulaştırmaz; bizi bize yaklaştırır. Kimi yolların sonunda bir şehir değil, bir karar vardır. Kimi yolculuklardan elimizde fotoğrafla değil, artık eskisi gibi düşünememenin sessizliğiyle veyahut bir çağlayanın anlamlı gürültüsüyle döneriz.
Çocukken yollar daha uzundu. Mahallenin sonu başka bir ülke, yaz tatili neredeyse başka bir ömürdü. Büyüdükçe yollar kısaldı; uçaklar hızlandı, haritalar cebimize girdi, kaybolmak neredeyse ayıp sayıldı. Fakat yönümüzü bu kadar kolay bulduğumuz olanaklı bir çağda ve yine yol kendimize varacaksa niçin kendimizi bu kadar sık kaybediyoruz? Cihazlar nereden döneceğimizi söylüyor ama neden döndüğümüzü söylemiyor. En kestirme yolu gösteriyor ama hangi yolda kendimize varacağımızı bilmiyor.
Belki de mesele kaybolmamak değildir. Bazen insan, kendisine yıllardır ezberletilmiş yoldan çıkmadan kendi yolunu bulamaz. Aileden kalan korkular, toplumun ‘makbul hayat’ tabelaları, başkalarının aceleyle verdiği yön tarifleri… Hepsi bizi güvenli görünen bir güzergâhta tutar. Sonra bir gün durup şu soruyu sorarız: Ben gerçekten nereye gidiyorum; yoksa yalnızca herkes bu tarafa yürüdüğü için mi yürüyorum?
Yolun insanı terbiye eden bir tarafı da vardır. Bekletir, şaşırtır, planı bozar. Yanımıza gereğinden fazla eşya aldığımızı, bazı yükleri ise yıllardır boş yere taşıdığımızı öğretir. Bir valizin fermuarı kapanmadığında neyi çıkaracağımıza karar vermek kolaydır; fakat hayatın valizinden hangi kırgınlığı, hangi kibri, hangi ‘haklı çıkma’ arzusunu çıkaracağımıza karar vermek zordur. Oysa hafiflemeyen yolcu, manzarayı değil yükünü seyreder.
Yol arkadaşlığı da ayrı bir sınavdır. Aynı araca binmek veyahut aynı yolu yürümek; aynı yere gitmek demek değildir. Kimi insan yanımızda kilometrelerce yol alır ama ruhumuza hiç yaklaşmaz. Kimi insan bir kavşakta hayatımıza girer, birkaç cümle söyler ve yıllardır kapalı duran bir yolu açar. İyi yol arkadaşı, bizim yerimize yürüyen bizim yerimize düşünen değil, bize eşlik eden, duruşuyla esin olan, yol alışıyla yüreklendiren, yorulduğumuzda dinlen diyebilen, sustuğumuzda sessizliğimizi telaşlı sözcüklerle doldurmayan, yol ayrımında seçimine katılmasa bile irademize saygı duyandır.
Bir de geri dönüşler vardır. Aynı eve, aynı sokağa, aynı masaya döneriz; fakat hiçbir dönüş tam anlamıyla başladığımız yere değildir. Çünkü yol boyunca gördüklerimiz mekânı değiştirmese bile gözümüzü değiştirir. Herakleitos’un ırmağı gibi, döndüğümüz yer de biz de artık aynı değilizdir. Belki yolculuğun en büyük mucizesi budur: Dünyayı dolaşıp sonunda kendi kapımıza geldiğimizde, o kapının ilk kez açılıyormuş gibi görünmesi.
Elbette her yol güzel değildir. Çamura saplanan, uçuruma yaklaşan, insanı kendinden uzaklaştıran yollar da vardır. ‘Bir kere başladım’ diye her yolda sonuna kadar gitmek erdem sayılmaz. Bazen cesaret ileriye doğru bir adım değil, geri dönme iradesidir. Yanlış bir ilişkiden, tüketen bir alışkanlıktan, ruhumuza dar gelen bir hayattan dönmek yenilgi değildir. Yolun hatalı olduğunu kabul etmek, kaybolmuş olmaktan daha büyük bir doğruluk ister.
Sonunda hepimiz bir yere varmaktan çok, bir şeye dönüşüyoruz. İşte kendimiz olmak ve kendimize varmak böyle bir şey. Yol bizi sadece şehirlerden, yıllardan, insanlardan geçirmiyor; kendi içimizden geçiriyor. Ayağımıza bulaşan toz, yüzümüzde kalan rüzgâr, yarım kalan vedalar, beklenmedik karşılaşmalar… Hepsi bizi biraz eksiltiyor, biraz tamamlıyor. Yolcu olmak, tamamlanmamışlığını ve aslında tamamlanamayacağını kabul ederek yol almak belki de. Bu farkındalıkla yol almak.
Otogardaki yaşlı adamın otobüsü sonunda geldi. Çantasını aldı, ağır ağır kapıya yöneldi. Tam binerken dönüp, ‘İnsan nereye giderse gitsin, kendisini de götürüyor,’ dedi. Sonra diğer yolcuların arasına karıştı. Ben orada kaldım; ama belli ki asıl yolculuğa çıkan bendim.
Şimdi yol önümüzde. Ne bütünüyle açık ne bütünüyle kapalı. Bize düşen, her virajın ardını bilmek değil; attığımız adımın hangi insana doğru gittiğini bilmektir. Çünkü bazı yolların adı yoktur, tabelası yoktur, garantisi hiç yoktur. Yine de yol alırız. Ve gün gelir anlarız: Aradığımız yer, yolun sonunda değilmiş. Yol, ağır ağır içimizde bir yer açmış; biz de yol alırken oraya varmışız.
                                                                                  ​​ Sözün kıyısından selamlar…

begendim
1
Begendim
bayildim
1
Bayildim
komik
1
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar