Boya Kalemi, Adaçayı ve Kopup Gittiğimiz Özümüz
Sevgili okuyucularım;
Geçenlerde bahçede dört yaşında; meraklı, konuşkan, sevimli ve çok da zeki bulduğum minnoş mu minnoş bir çocukla sohbet ediyorum.
Bana o tatlı ses tonuyla diyor ki: "Telefon ve tablete bakmak kötü. Doğaya zarar vermek de kötü; mesela Alp bugün ağaca sopayla vurdu..."
Henüz dört yaşında (öyle söyledi). Boyama yapmayı çok seviyor, en sevdiği renk ise pembe. İyi ile kötü arasındaki fikirleri o kadar net ki! Çünkü henüz arada kalmak, gri alanlarda kaybolmak hakkında düşünmemiş. Siyah ve beyaz, iyi ve kötü onun dünyasında tam da olması gereken netlikte yerini bulmuş.
"Biri beni iterse, tekme atarsa, bana zarar verirse, oyuncaklarını benimle paylaşmazsa o kişiyle arkadaş olmak istemem." Bunlar onun melek sesiyle kurduğu yalın cümleler...
Dört yaşındaki mutlu, sevgiyle yetişen bir çocukla sohbet etmek bu dünyadaki en güzel şeylerden biri galiba. Mutlu cümleler, sadelik içeren dilekler, berrak fikirler... Sanki çok sıcakta susamışım da kana kana su içiyormuşum gibi dinliyorum onu can kulağıyla. Söyledikleri o kadar az rastladığım bir samimiyette ki...
Ona soruyorum, "Senin dünyanda en güzel şeyler neler?" diye. Hiç duraksamadan sayıyor: "Arkadaşlarımın olması, öğretmenlerimin olması, çiçeklerin olması, okulda adaçayı içmek, anneannemlere gezmeye gitmek..."
Dünyadan ve yaşamdan bütün talebi işte bu kadarcık...
Oturdum ve düşündüm sonra. Bu tanıdık cümleler aslında kendi çocukluğumuzdan kalan sesler değil mi? Bizler de bir zamanlar tam olarak böyle değil miydik?
Peki biz dürüstlüğü 'saflık', nezaketi 'zayıflık', cömertliği 'enayilik', saygıyı ise 'korkaklık' olarak tanımlamaya; hayallerimizi küçümsemeye, değersizliği değer sanmaya ne zaman başladık? Hangi yaşlarımızda bıraktık o uçurtmanın ipini elden, ne zaman kırdık o pembe boya kalemini? Ne zaman koptuk kendi doğamızdan?
İşte asıl soru burada başlıyor...
Kendi doğasından kopan insanı, yıllardır "doğayla temas etmenin faydalarına" davet edip duruyorum. Ama insan kendi varoluşundan, özünden bu kadar kopuksa; doğayla temas edecek olan kim? Orada gerçekten biri mi var, yoksa çarkın içinde ihtiyaca ve koşullara göre şekillenmiş sıradan birer dişli mi var?
Toprak diyoruz, çevre diyoruz, su diyoruz... Aslında bozulan şey bireyin kendisinde başlamış, çevresine yansımış; o çevreye yayılan bozunum da dönüp tekrar bireyi zehirleyerek kısır bir döngü yaratmış. Kafam karışıyor tabii... Tavuk mu yumurtadan çıkıyordu, yumurta mı tavuktan?
Görüyorum ki bireylerin kendi doğalarına dönebilmeleri için, öncelikle üzerinde yaşadıkları gezegenin ruhuna temas etmeleri gerekiyor (Bence tabii). Bu karşılıklı etkileşim için de fark etmek ve harekete geçmek şart.
Bugün çevreyi, ekolojiyi, sürdürülebilirliği konuşmamız gereken bir noktadaysak; her şeyden önce kendinin farkında olan, kendini tanıyan, kendi kalabilen, kendi benliğiyle temasta olan insana ihtiyacımız var. O gerçek insan karşımızda kocaman bir gereksinim olarak dikiliyor.
Şimdi sormak istiyorum size: Siz kendi doğanızla, o dört yaşındaki yalınlığınızla en son ne zaman temas ettiniz?
O boya kalemini yeniden elinize almaya, bir bardak adaçayının kokusunda dünyayı yeniden sevmeye ne dersiniz? (Adaçayı sevmeyenler, siyah çay veya kahve de yapabilir :))
Yorumlar