AYRILIĞIN SIZAN ÖĞRETİSİ
Bazen bir ilişki, sevgisizlikten değil; sevginin taşıyamadığı korkulardan biter.
Çok sevdiğim Şükrü ERBAŞ, İnsanın Acısını İnsan Alır adlı kitabında yer alan “Senin korkularını benim inceliğimi” adlı şiiriyle ayrılığı öylesine incelikli tanımlamış ki, ayrılık üzerine ne yazsam nasıl yazsam; biliyorum ki eksik kalacak. Kendisine derin saygı ve sevgilerimle…
“Ayrılık ne biliyor musun?
Ne araya yolların girmesi,
ne kapanan kapılar,
ne yıldız kayması gecede,
ne ceplerde tren tarifesi,
ne de turna katarı gökte.
İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!
…
İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini,
birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine.
…
ömrüm azala azala önümden akarken,
gittiğin gerçek bu kadar herkese benzerken..
Senin korkularını, benim inceliğimi doldurup yüreğime,
bıraktığın boşluğu yonta yonta binlerce heykelini yapacağım.”
Ayrılık denince aklımıza çoğu zaman giden biriyle kalan biri gelir. Oysa her ayrılıkta kimin gerçekten gittiğini, kimin çok daha önce içinden çekildiğini bilmek kolay değildir. Bazı insanlar kapıyı son kez kapattıkları gün ayrılır; bazılarıysa aynı odada oturmaya, aynı sofraya ellerini uzatmaya devam ederken çoktan uzaklaşmıştır. Bu yüzden ayrılığın tarihi sadece insanın içinde saklıdır.
Şükrü Erbaş’ın şiirinde duyduğumuz o derin karşılaşma -birinin korkuları ile ötekinin inceliği arasındaki gerilim- ayrılığın görünmeyen yüzünü anlatır. Çünkü kimi zaman ilişkileri sevgisizlik değil, sevginin iki insanda başka başka diller konuşması tüketir. Biri yaklaşmayı isterken diğeri yakınlığın ağırlığından ürker. Biri suskunluğu incelik sanır, öteki ilgisizlik. Biri kırmamak için kelimelerini azaltır; diğeri, eksilen her kelimede biraz daha sevilmediğine inanır.
İnsan en çok da burada yanılır: Kendi sevme biçimini, karşısındakinin anlayacağı tek dil zanneder. Oysa iyi niyet her zaman iyi bir sonuç doğurmaz. Söylenmeyen sevgi, duyulmamış bir cümle gibidir; kalpte ne kadar gerçek olursa olsun, karşı tarafa ulaşmadığında yalnızca sahibini teselli eder. İlişkilerde haklı olmak yetmez. Bazen sevdiğimiz insanın dünyasına hangi kapıdan girileceğini de bilmek gerekir.
Ayrılık büyük bir gürültüyle gelmeyebilir. Bir bakışın artık eskisi kadar uzun sürmemesiyle, anlatılmak istenen bir şeyin “boş ver” denilerek içeri gömülmesiyle başlar. Sonra küçük susuşlar çoğalır. İnsanlar birbirlerine söylemediklerini kendi içlerinde büyütür; büyüyen şey hakikat değil, çoğu zaman korkudur. Bir gün aynı cümlenin içinde bile birbirlerine rastlayamaz hâle gelirler.
Ne var ki ayrılık yalnızca kaybetmek değildir. Bazen insanın kendisine geri dönmesidir. Bir ilişkide sürekli anlaşılmayı beklerken kendi sesini unutan kişi, yalnız kaldığında önce sessizlikten korkar. Sonra o sessizliğin içinde, yıllardır duymadığı birini fark eder: kendisini. İşte ayrılığın acı kadar dürüst tarafı da budur. Bize yalnızca kimi kaybettiğimizi değil, bir başkasını kaybetmemek uğruna kendimizden neleri eksilttiğimizi de gösterir.
Her bitişte bir suçlu aramak insanı kısa süreliğine rahatlatır. Oysa iki insan bazen kötü oldukları için değil, yaraları birbirine denk geldiği için yorulur. Birinin korunma biçimi, diğerinin terk edilme korkusunu büyütür. Birinin mesafesi, ötekinin daha çok yaklaşmasına; o yaklaşma da ilkinin daha uzağa çekilmesine yol açar. Böylece sevgi, iki insanın arasında kalır; vardır ama yaşanacak bir yer bulamaz.
Belki olgunluk, ayrıldığımız kişiyi ne bütünüyle suçlamak ne de bütünüyle aklamaktır. Yaşananı, bütün inceliği ve bütün kusuruyla görebilmektir. “Ben nerede sustum, o nerede korktu; ben neyi bekledim, o neyi veremedi?” diye sorabilmektir. Çünkü gerçek bir vedanın kapısı öfkeden değil, anlamaktan açılır. Anlamak geri dönmek demek değildir; geçmişin elimizi bırakmasına izin vermektir.
Ayrılığın ardından insan yalnızca bir kişiyi değil, onunla birlikte kurduğu ihtimalleri de uğurlar. Hiç gidilmemiş şehirler, kurulmamış sofralar, zamanı gelince söyleneceği sanılan cümleler de ilişkinin ardından sessizce çekilir. Belki bu yüzden bazı vedalar, yaşanmış olandan çok yaşanamamış olanın yasını taşır. İnsan bir süre, kaybettiği gerçeğe değil; gerçekleşmeyecek bir geleceğin gölgesine ağlar.
Fakat zaman, acıyı silen bir el değil; ona yeni bir anlam veren uzun bir düşüncedir. İlk günlerde yalnızca yokluğu görünen kişi, zaman geçtikçe hayatımızda bıraktığı izlerle hatırlanır. Bazı izler can acıtır, bazıları bizi büyütür. Sonunda insan şunu anlar: Bir ilişkinin bitmiş olması, onun bütünüyle yanlış olduğu anlamına gelmez. Kimi insanlar hayatımızda kalmak için değil, içimizde henüz tanımadığımız bir odayı açmak için gelir.
Belki de ayrılıktan sonra yapılabilecek en zarif şey, geçmişi ne kutsamak ne de küçültmektir. Sevmiş olmanın onurunu korurken, artık yürümeyen bir yolu zorlamamaktır. Çünkü insan bazen vazgeçerek de sadık kalır: Yaşanmış olanın hakikatine, kendi ruhunun sınırlarına ve ötekinin seçimine… Böyle bir vazgeçiş yenilgi değildir; sevginin sahip olmaktan ibaret olmadığını kabul eden sessiz bir bilgeliktir.
Sonunda insan şunu öğrenir: Gitmek de kalmak kadar büyük bir sorumluluktur. Giderken karşımızdakinin onurunu incitmemek, kalırken kendi onurumuzu terk etmemek gerekir. Çünkü güzel bir ilişki kadar, insanca bir ayrılık da karakter ister. Bir zamanlar gözümüzü alamadığımız o Sevgi ayrılıkta da güzelliği ile yarışmalıdır. Çünkü; Attila İLHAN’ın da dediği gibi “ayrılıklar da sevdaya dahil…”.
Ve belki ayrılığın en sessiz tanımı şudur: Bir zamanlar aynı hayale bakan iki insanın, artık birbirinin ufkunda yer bulamaması… Yine de birlikte görülen gökyüzü bütünüyle kaybolmaz. Bir parçası hatırada, bir parçası insana kalan incelikte yaşar. Zaman geçer; acı çekilir, özlem diner. İnsan, kendisini eksilten yere dönmeden de sevmiş olduğunu inkâr etmemeyi öğrenir.
Sözün kıyısından selamlar…
Yorumlar